10 Kasım 2015 Salı

Çikolatasıyla, Heidi'siyle, Alpler'iyle İsviçre

Uzun zamandır aklımda olan İsviçre seyahatimiz hakkında yazıyorum sonunda...

Şöyle ki, uzun düşünceler sonrasında Avrupa haritası karşımda açık, orası mı burası mı diye düşünürken İsviçre oradan göz kırpmaya başladı. Hızlı bir araştırmadan sonra uygun tarihlerde biletleri de bulduk ve fazla detaya girmeden İsviçre'ye karar verdik. Olaylar bundan sonra gelişti tabi...

Öncelikle ilk tavsiyem bilet ucuz diye İsviçre tatilinin ucuz olacağını sanmayın :) Neden? Çünkü adamlar dünyanın en pahalı ülkesi! Bunu sadece ben değil, İsviçre'deki İsviçrelilerde söylüyor :)

Biletleri aldıktan sonra tatil planı yapmak için o zamanlar askerde olmam neticesiyle çoookça zamanım vardı. Bu sayfa gibi bloglarda, turizm acentelerinde, ekşisözlük'te; İsviçre, Zürih, Alpler hakkında ne varsa okuduğumu söyleyebilirim. 

Araştırmalar sonrasında 6 günlük tatilimizi ikişer günden 3 ayrı yerde geçirmeye karar verdik. Zürih, Maienfeld ve Lucerne...

Gitmeden önce otel rezervasyonlarımızı, tren biletlerimizi aldık tabi ki...

Otel rezervasyonları için her zaman Booking.com'u kullanıyorum, rezervasyonlarınızı kahvaltı dahil yapmanız hem büyük kolaylık hem de büyük bir ekonomik avantaj olacaktır.

Tren biletlerinin hepsini http://www.sbb.ch/en/home.html adresinden alabilirsiniz. Gideceğimiz 3 şehir için gidiş-dönüş biletleri ve Zürih'de bolca gezeceğimiz için Zürih'de geçerli ZurichCard'ı bu site üzerinden satın aldık. Zurichcard size 24 yada 72 saat boyunca Zürih içerisindeki tüm ulaşımı bedava kullanmanızı sağlıyor, ayrıca bazı müzelere bedava giriş sağladığı gibi bazı yerlerde de indirim sağlıyor, tüm detayları https://www.zuerich.com/en/visit/your-city-travel-pass adresinden öğrenebilirsiniz. Bunlara ek olarak yapacağınız seyahatin şekline ya da uzunluğuna göre SwissPass gibi kartlar var onları da bu sitelerde araştırabilirsiniz. Biletleri verdiğim adreslerden satın aldığınızda mail adresinize bir pdf gönderiliyor onun çıktısını almanız yeterli, tabi isterseniz indiğinizde havaalanında da aynı fiyata satın alabilirsiniz. Diğer tren biletlerini internetten alırsanız mail adresinize gelen pdf'i çıktı almanız yine yeterli ancak pdf üzerinde tren saatini göremezseniz şaşırmayın çünkü İsviçre tren biletleri o gün içerisindeki belirtilen yönlerdeki tüm trenlerde geçerli oluyormuş. Olur da tren biletleriyle ilgili bir soru ya da sorununuz olursa sbb'ye mail atın gerçekten çok hızlı bir şekilde yardımcı oluyorlar. Ha unutmadan çakallık yapacaksanız şehirlerarası trenlerde her seferinde kontrol oluyor bence denemeyin.

Bunların hepsini internetten alabildiğiniz gibi gittiğinizde de alabilirsiniz fiyat olarak ben hiç bir fark görmedim genel olarak İsviçre'de bir ürün ya da hizmetin fiyatı genel olarak her koşulda aynı bununla ilgili bir örneği Lucerne kısmında aktaracağım.

Otel rezervasyonları tamam, tren biletleri tamam son olarak gitmeye karar verdiğimiz yerlerin yol haritalarını hazırlarsak artık gidebiliriz. Yol haritası için offline map uygulamalarını kullanabilirsiniz ya da benim yaptığım gibi Google Maps'e de istediğiniz haritaları indirip kullanabilirsiniz. Bütün ulaşımımızı hiç sorunsuz ve en kolay şekilde Google Maps ile sağladık. İsterseniz tripomatic.com sitesinde de kendinize bir haritalı ve zaman akışıyla bir tatil planı çıkarabilirsiniz.


Zürih

Gidiş-Dönüş uçuşlarımız buradan olduğu için tatilimiz Zürih'te başlayıp Zürih'te bitecekti. Medeniyetin başkenti tabirini hak eden dünyanın en yaşanabilir şehirlerinden biri ve dünyanın en pahalı şehri Zürih...

Havaalanına indikten sonra tren ile doğrudan Zurih Hauptbahnhof'a ulaşıyoruz. Şehri ilk kez gördüğümüz için yürümeye karar veriyoruz ve 20 dk yürüyerek otele ualşıyoruz. 25th Hour Zurich West oteli design oteller zincirine üye bir oteldi. Oda ve otelin tasarımı enerjikti ve herşeyiyle tam puan aldı bizde... Otel ayrıca isterseniz şehri gezmek için ücretsiz bisiklet temin edebiliyor.





Eşyalardan kurtulduktan sonra atıyoruz kendimizi Zurih sokaklarına... Şehir gerçekten çok başka, Londra'yı görmedim ama Zürih'le belki Londra kapışır.

Zürih'in en meşhur caddesi BahnhofStrasse'yi geziyoruz ilk olarak. Her tarafta mağazalar ve sakince dolaşan insanlar var. Bazı mağazaların vitrinine bakmaya cesaret edemiyoruz :) BahnhofStrasse'nin paralelindeki bir caddeden geçerken  küçük bir derenn üzerinden geçiyoruz. İniyoruz kenarına; kitap okuyanlar, kendini dinleyenler yada bizim gibi eşiyle sohbet edenler :) Herkes ayaklarını suya sokmuş böyle bir şehrin göbeğinde doğanın tadını çıkarıyor, suyun dibi bile görünüyor. 

Buradan sonra Zürih Gölü'nün kenarına gidiyoruz. Ara ara oturup dinlenerek etrafa bakarak ChineseGarden'a kadar iniyoruz ve ilk gün muhteşem yorgunluğun yanında harika bir şehirde bir gün daha geçirmek üzere otele dönüyoruz.





Zürih'teki ikinci günümüzde ilk iş Zürih Hayvanat Bahçesi'ne gitmek oluyor. Tramvay ile 15-20 dakikalık bir mesafe. Hayvanat bahçesine çok yakın bir yerde FIFA yer alıyor. Son zamanlarda yolsuzluğun yapıldığı yer burası işte, FIFA tabelasının önünde fotoğraf çektirmek için bile gidilir.



Hayvanat bahçesi gerçekten büyük ve görülmeye değer bir yer... Öğleden önce birkaç saatimizi burada geçirdikten sonra tekrar Zürih merkezine dönüyoruz. İsviçre denince ilk akla gelen çikolatan hiç bahsetmedik hala, şimdi tam sırası...

Zürih'te Sprüngli mağazasına gidip o muhteşem çikolatalar arasında kendinizden geçebilirsiniz. Bizim favorimiz Luxembergerli dedikleri bizim makaron dediğimiz ama onun  birkaç yüz kat daha güzeli... Sprüngli'den bir tane bile luxembergerli satın alabilirsiniz bizde her önünde geçişimizde farklı farklı birkaç kez aldık, sayısını bile unuttum :) Makarondan farkı bunun içinde dondurma olması, kesinlikle denemelisiniz! Ayrıca alıp hemen yemeniz gerekiyor çünkü dondurmalı. Herhangi bir Lindt çikolatadansa mutlaka bunu tadın zaten Lindt'ler migros carrefour vs'de daha ucuza var :)




Bugün gece yarısına kadar bütün sokaklarına girip çıkıyoruz. Göl kenarına yaklaştığınızda gölün sol yakasından devam ettiğinizde Movenpick Ice Cream Gallery var bu da kesinlikle deneyip müptelası olacağınız bir lezzet... Dondurmalarımızı aldıktan sonra göl kenarında oturup akşamki Zürih manzarasının tadını çıkarıyoruz sonra da şu an hala tam olarak nasıl gittiğimizi bilmediğim, bir tarafında nehir bir tarafında sıra sıra ağaçların olduğu muhteşem bir yürüyüş yolunda saatlerce yürüyoruz. O kadar tuhaf ki, gecenin köründe doğru düzgün aydınlatılmamış bir yolda etrafımızda kimse yok, huzurlu bir şekilde yürüyoruz. Aklımızda hiç birşey yok sadece yürüyoruz işte, ne kadar sonra kendimiz Google'ın binasının yanında buluyoruz. Sonrasında da kendimiz metroya atıp otele geçiyoruz. Çok yorgunuz ama çok mutluyuz. Yarın Zürih'ten ayrılacağız ve bunu düşünmek üzüyor bizi...



















Son günümüzde Uetliberg adındaki Zürih'in biraz dışında kalan ama tek bir metro ile ulaşım sağlayabildiğiniz bizim Çamlıca tepesi gibi şehre yukarıdan bakabildiğiniz üzerinde bulunan kuleye cıkarak bir tarafta Zürih bir tarafta Alpler olan manzaranın tadını çıkarabilirsiniz. Çamlıca demişken küçük bir fark var buraya yürüyerek,bisikletle ya da metroyla gidebilirsiniz nedense adamların aklına karayolu yapmak gelmemiş (!). Halbuki bir yol üsti bir dinlenme tesisi bir de otopark off miis, hiç kafaları çalışmıyor (!). Burada da uzunca bir süre manzaranın tadına vardıktan sonra, Zürih serüveni bitiyor ve atlıyoruz trene, şimdiki istasyon İsviçre'de gideceğimiz en küçük ama en önemli en anlamlı yer Maienfeld neden mi, çünkü buranın diğer adı Heidiland !
















Maienfeld


İşte seyahatin asıl amacı olan o ufacık yer, Maienfeld. Burayı özel kılan çocukluk zamanımızdaki çizgi film kahramanı Heidi'nin kasabası olması ve benim hatunun Heidi hayranı olması. Zürih'ten trenle bir - bir buçuk saat sonrasında ulaşabiliyorsunuz ayrıca Zürih'ten otobüs turları da varmış ama treni tavsiye ederim istediğiniz zaman gidip gelebileceğiniz gibi karayoluyla göremeyeceğiniz güzellikleri de yol boyu izleyebilirsiniz.



Zürih'ten trenle Bad Ragaz'a varıyoruz oradan da iki durak sonra olan Maienfeld'deyiz. Küçük bir kasaba tren yoluyla ikiye bölünmüş diyebiliriz. Tren yolunun üst kısmında evler, evlerin üstünde asma bahçeleri ve otlaklar, onlarında üstünde zaten Alpler başlıyor. tren yolunun altında ise bazı iş yerleri onlarında alt kısmında Rhein nehrinin başlangıcı...

Swiss Heidi Hotel adında kasabanın içindeki en büyük otelde kaldık.Bu otel dışında birkaç tane bed&breakfast ya da hosteller de var. Ayrıca tepede Heididorf adında başka bir otel daha var ama orayı görmedik.

Trenden inip otele 3 dakika yürüyerek varıyoruz ve Alplerin eteklerindeki Maienfeld karşımızda... Sonradan farkettik tüm kasaba Heidi çizgi filminde olduğu gibi kalmış neredeyse, çizgi filmin ilk bölümündeki kasaba görüntüsü ile bizim baktığımız görüntü tamamen aynı... 




İlk günümüz kasabanın sokaklarında bahçelerin arasındaki o daracık ama rüya gibi güzellikteki yollarda dolaşarak geçiyor. Her köşe başında, her açıdan fotoğraf çekesi geliyor insanın... Etrafta kimseler yok, hiç bir gürültü yok, eşsiz bir güzellikte manzara ve biz varız...








İlk günümüz bu şekilde bitiriyoruz, internetten bulduğumuz kadarıyla Heidi bölümlerini izliyoruz :) Youtube'da bizim tatilimizden 3 ay kadar sonra bir kanal tüm bölümleri Türkçe olarak ekledi. Eğer izlemek izlerseniz ben işimiz sağlama aldım ve hepsini kaydettim isteyenle paylaşabilirim, bulması gerçekten zor oluyor çünkü :) Heidi'nin bölümlerini izledikçe daha çok şaşırıyoruz adeta çizgi filmin içinde dolaşmışız.

İkinci günümüzde amacımız Heidi'nin evine gitmek, bunun için dün dolaştığımız yerleri tekrar dolaşarak dağların eteklerine doğru biraz daha ilerleyeceğiz. Aynı yerleri tekrar dolşamak zorunda olmak gerçekten harika! Bu arada yollarda Heidi'nin yolu anlamına gelen "Heidiweg" tabelaları var, onları takip ederek bazen güzel bir manzara için yoldan çıkarak yaklaşık yaklaşık 1 saat yürüyüş sonrası Heidi Müzesi'ne http://www.heididorf.ch/en/enhome.html ulaşıyoruz. Fakat burası bizim görmeyi beklediğimiz yer değil, burası bir müze ve Heidi'nin hayatının geçtiği ev olarak müzeye çevrilmiş ama biz çizgi film nedeniyle o Alpler'in tepesindeki ağaçların önünde keçilerle yaşadığı Heidi'nin evini arıyoruz. Müze görevlisine sorduğumuzda karşıdaki bir patikadan yürüyerek yaklaşık 2 saat sonra varabileceğimizi söylüyor. Şöyle bir detayı aktarayım zaten yarısı yokuş çıkmak olan 1 saatlik bir yolculuk yapmıştık üstüne fotoğraflardan göreceğiniz üzere hava kapalı ve sabahta biz kahvaltı yaparken aralıksız bir yağış oldu. Her an yeni bir yağış gelebilir ve bizim değil Heidi'nin evinin oradan şu an müzeden bile bir araç vs bulmamız imkansız ama buraya o evi görmek için geldik ve oraya yürüyeceğiz. Aşağıdaki haritadan yerleri göstermeye çalıştım, Swiss Heidi Hotel bizim otelimiz, Heididorf müzemiz, Heidihütte ise asıl hedefimiz :)






Asıl yolculuk şimdi başlıyor... Müzeden su, çikolata vs alıp yola çıkıyoruz önce çok dar ve dik bir patikadan biraz ilerliyoruz sonrasında tamamen asfalt bir yol çıkıyor karşımıza, haritadan Heididorf'tan sonra zigzag çizerek devam eden yol burası işte. Artık dakikalarca bu yolda yürüyeceğiz. Başlarda yakın mı acaba düşüncesi, yağmur yağarsa ne yapacağız korkusu; bir yerden sonra acaba doğru yolda mıyız ya da bu saatten sonra geri dönülmez düşünceleriyle değişip duruyor. Biraz yürüdükten sonra belirli aralıklarda Heidi'nin hikayesine uygun bilgilendirme tabelaları karşımıza çıkıyor bu doğru yolda olduğumuzu gösterip rahatlatıyor bizi. Her geçen dakika daha yükseklere çıkıyoruz, nem artıyor, sis artıyor ve tabi yoruluyoruz da :) Uzun süredir yürümemize rağmen hiç bir kimse yok normal tabi o havada hangi manyak oraya çıkar ki bizden başka? Etrafımızda uzun uzun ağaçlar, ağaçların arasından görebildiğimiz kadarıyla gökyüzü, birde arada kısmen de olsa aşağıda bıraktığımız kasaba... 

















Yağmur yağmamasına rağmen sisten vs kıyafetlerimiz saçlarımız sırılsıklam üşümüyoruz ama ıslanıyoruz arada da acaba şuradan bir hayvan çıkar mı diye korkmuyor değiliz. Sonlara yaklaştığımızı hissettiğimiz bir an tek başına bir bayanla karşılaşıyoruz, o da bizim dışımızdaki diğer manyak diyebiliriz :) O tepeye kadar çıkmış ama bir yerden sonra sisten hiçbir şey görememeye başlamış ve geri dönmüş, isterseniz çıkın ama bir şey göremeyebilirsiniz diyor. Dinler miyiz, tabi ki hayır oraya kadar gelmişiz göremeyecek bile olsak oraya gideceğiz artık dönüş yok.

Yine yürümeye devam ediyoruz ve bir süre sonra ağaçların olmadığı bir alan çıkıyoruz, bu iyice yaklaştığımızın habercisi bizim için. Sisin arasında rastgele yürüdükten sonra önce bir çeşme buluyoruz onun önünden devam eden toprak bir yol o yola girdiğimiz işte Heidi'nin evi orada, tam karşımızda neredeyse Joseph gelip üstümüze atlayacak :)






Görünen o ki burası bir işletme olmuş, buraya kadar çıkmışken birşeyler yiyip içebiliyorsunuz ama biz çıktığımızda kapalıydı. Zaten bizim için önemli olan bu manzaraydı. Bahçesini dolaşıyoruz, etrafını geziyoruz, cikcik'in geldiği ağacın yanına gidiyoruz. Heidi nerelere gittiyse bizde oralara gidiyoruz. Ufak bir detay, yolculuk sonunda bizim de yanaklarımız da Heidi gibi kırmızı olmuştu, buranın havasından herhalde :)

Anı ölümsüzleştirmek adına fotoğraflarımızı çekiyoruz ve tatilimiz asıl amacına ulaşıyor.

Yarın yeni bir gün ve yeni bir şehir bizi bekliyor, Lucerne





16 Temmuz 2015 Perşembe

Borussia Dortmund maçına gitmeyi hayal ettiniz mi?

Uzun bir girizgah...

Borussia Dortmund maç izleme, Dortmund maçına nasıl giderim, Dortmund maç bileti, tickets for borussia dortmund match, bunlar benim de günlerce aradığım fakat elede tutulur bilgi elde edemediğim konulardı o yüzden yaşadıklarımızı belki bizim gibi bir kişi daha ihtiyaç duyarsa diye yazmak istedim.

Futbol tutkunu olan kaç kişi hayal etmemiştir ki? Futbol için ortalamanın altında bir ilgiye sahipken ben bile hayal ettim ve hayatımda unutamayacağım bir macera yaşadım.

Bahsettiğim gibi futbola dair elde tutulur bilgim de ilgim de yoktu, yeteneğim hiç olmadı hala da yok:) PES oynayarak futbol hakkında bilgi sahibi olup FIFA'ya geçişimde Dortmund'a karşı üst üste sayısız yenilgi almamla işler değişeceğe benziyordu. Sonrasında Dortmund maçlarını izlemeler vs.

Buraya kadar herkesin yaşadığı hatta ne var bunda denilecek şeyler... Fakat iş hayatının bana kazandırdığı en önemli değerlerden olan Serdar kardeşimin hasta bir Dortmund'lu olmasıyla işler değişmeye başladı.

Serdar hem futbolda çok daha bilgili çok daha büyük bir Dortmund sevdalısıdır bunların yanında çok da iyi top oynuyor adi herif :) Bir gün ilk hangimiz söyledi bilmiyorum ama neden Dortmund maçına gitmiyoruz dedi birimiz ve diğerimiz de bu eksikliği hissetti. Ben tez canlı bir adamım stadın resmini görüp bile hadi gidelim diyebilirim ama normalde öyle çılgın da değilimdir. 2013 Şampiyonlar Ligi finalinde Bayern - Dortmund eşleşince finali Almanya'da izlemek için (maç Londra'daydı) Münih'e gitmiştim o başka, Dortmund biletleri çok pahalıydı tamamen duygusal sebepler. Neyse, bir şekilde biz bunu konuştuk, konuştuk ve aylarca konuştuk. Gidelim, gideriz, gideceğiz...

2013'ün sonlarında bir gün iş çıkışı hadi gidelim oğlum artık deyip maçlara ve biletlere bakmaya başladık, elde ne vize var hatta ve hatta pasaport da bile sıkıntı vardı. Ben askere gideceğim zaten sonrada evlenirim bu işi yapamayız sende çok istiyorsun falan diyerek biz o gün 2 saat araştırıp biletleri almıştık bile... Bilet derken uçak biletlerini maç biletlerini Türkiye'deyken almak İMKANSIZ. Bilet sürecini ileride detaylıca anlatacağım.

Uçak biletlerinin alınmasıyla en azından seyahat tarihlerimiz netleşmişti ama başka net bir şey yoktu. 2014 ikinci yarısının ilk maçı olan Borussia Dortmund - Augsburg maçına gidecektik daha doğrusu o gün Dortmund'da olacaktık ama maç biletine dair hiç bir bilgimiz yoktu. Sadece Köln'e uçak biletimiz vardı oradan da trenle Dortmund'a gidecektik sadece bunu biliyorduk.

Vizesi, pasaportu, işi, gücü,rezervasyonu derken biz bir şekilde Köln'e gittik ve ertesi gün Köln'e uyandığımızda buna inanabilmiştim diyebilirim.

Köln

Köln ya da nam-ı diğer Cologne bizim tamamen Dortmund'a yakın olması ve uçak biletlerinin Dortmund'a göre dörtte bir oranında olması nedeniyle gittiğimiz şehirdi.

Meşhur Kölner Dom, Rhein Nehri, Çikolata Müzesi, Köln Şehir müzesi, biraya Kölsch demeleri, 4711 kolonyaları, Münih'in aksine devasa bira bardaklarının yerine ufacık denecek bardaklarda bira içmeleriyle gezip görülebilecek bir şehir... Gecenin köründe şehrin içindeki ormanda yürümek neredeyse şehir merkezinde olan yeşil alanlarda binaların bahçelerinde gezen tavşanlar bize her Avrupa'ya giden kişiye olduğu gibi adamlar ne güzel yaşıyorlar dedirtmiştir.

Köln'deyiz

Her yerden görebileceğiniz Kölner dom


Bunların dışında Köln'de kaldığımız oteldeki resepsiyonda çalışan amcanın Türk olması, üstüne üstlük eyalet polisi gibi bir görevi olduğunu söylemesi ve futbola meraklı olması bizi epey sevindirmişti. Çünkü bilet arayışımız Köln'de de devam ediyordu. Ancak bu amcanın maça bir iki gün kaldığı için bilet bulamazsınız demesi, karaborsa da sahte bilet olacağı ya da karaborsa satan polisler olduğunu yakalarlarsa nezarete atacaklarını vs gibi felaket haberlerini vermesi bizi inceden etkilemedi değil normal şartlarda bunları duyduktan sonra neredeyse Türkiye'ye geri dönebilecek bir adam olan ben orada bunları dinleyip 10 dakika sonra bileti biz Dortmund'da buluruz demeye devam ediyordum.

Köln'ü gezdik tozduk ve Wuppertal aktarmalı trenimizle Dortmund'a geçtik...

Dortmund ve Maç Biletleri

Dortmund'da trenden iner inmez bilet sormaya başlamıştık. İstasyondan çıktıktan hemen sonra Anadolu Grill adından içerde her şeyin Sarı - Siyah olduğu yeri gördük ve daldık içeri... Derdimizi anlattık bizi 100 - 200 metre ilerdeki Thiere Plaza isimli AVM'de BVB Shop olduğunu varsa ordan bulabileceğimiz söylediler. Koştuk gittik kasada sıramızı bekledik, maç bileti dedik ve kasiyer abla bize adeta dalgamı geçiyorsunuz dercesine biletler çoktan bitti dedi, naparız ne ederiz diye sorduk stadın önünden bulursunuz dedi. Bizde elimiz boş otelin yolunu tuttuk.


Anadolu Grill'den kareler


Şimdi bir parantez açıp bilet bulma konusunda yaptığımız diğer şeyleri anlatayım. İnternetten aradığınızda viagogo, easysportsticket gibi sitelerde biletler göreceksinizdir ama normal 3-5-10 katı fiyatlara ayrıca bu siteler Türkiye'ye bilet gönderir mi gönderirse ne zaman gönderir bilinmediğinden hiç güvenemedik.

Stadın kapısında bilet bulma fikri de sağolsun flying dutchman'in http://vliegendenederlander.blogspot.com.tr/ adresindeki blogundan ve sonrasındaki mailleşmelerimizden aklımızda tek dayanağımız olarak kalmıştı. Bileti artık stad önünde bulacağımıza emin olduktan sonra maç günü 3 saat önce giderek bilet arayışlarımıza başladık.


Maç öncesi Westfalen çevresi


Stada yaklaştıkça bütün şehrin o gün orada olacağını hissediyorsunuz adeta herkes akın akın geliyor. Şans eseri bilet satanların olduğu taraftan stada yaklaşıyoruz ve Köln'deki amcanın bize verdiği korkulardan sonra oralarda dolaşıyorum ama kimseyle konuşmuyorum 10-15 dakika izleme sonrası birine yanaşıyorum 100 Euro istiyor tek bilete tamam deyip geçiyorum. Genelde göçmenler var adamlar bilet satanlardan alıp kendileri satıyorlar karaborsayı orada kuruyorlar ama gözüme çarpan ve izlediğim alman bir amca var 60'lı yaşlarda diğerlerine bileti satmıyor bekliyor. Yanaşıyorum ona ve iki bileti var ve 40 euroluk bileti bize 50 euroya satıyor. Biletleri nasıl aldığımızı parayı nasıl verdiğimizi stada nasıl girdiğimizi gerçekten hatırlamıyorum. Biletleri aldıktan sonra hala gözümün önüne gelen sahne stadın merdivenlerinde koşarak yerimizi bulup adeta film sahnesi gibi güneşin vurduğu yerden tribünlere çıkmamız!!!




Sanki alarm çalacak ya da biri uyandıracak bu rüya bitecek sanıyoruz. Evet, ordayız ama hala inanamıyoruz. Hemen gidip yerimizi buluyoruz, açıyı inceliyoruz her şey harika, yanımızda bir çift var onlarla muhabbet ediyoruz Türkiye'den maç için geldik diyoruz şaşırıp tebrik ediyorlar bizi. Sonrasında takım ısınmaya çıkıyor koşarak iniyoruz saha kenarına Reus, Nuri, Blaszczykowski, Weidenfellar önümüzdeler, Süd tribünü sağ yanımızda her taraf Sarı- Siyah irili ufaklı onlarca bayrak tribünlerde saha içinde festival gibi... Haykırıyoruz Nuri'ye duy bizi diye ama olmuyor tabi ve o onda kameralar bizi çekiyor staddaki dev ekranlara biz çıkıyoruz aman Allah'ım o nasıl bir çoşku o nasıl bir mutluluk kamera bizi bırakıp yana kayarken artık nasıl sevindiysek dönüp bizi tekrar çekiyor bitmesin istiyorsun o an belki 3 saniye sürdü ama saatlerce duygularımı anlatabilirim.





Artık maç saati yaklaşıyor, en ön sıradaki seyircilere soruyoruz buralarda izleyemez miyiz biz diyoruz gülüp geçiyorlar olmaz, hiç mi boş yer olmaz diyoruz siz yeriniz geçin diyorlar. Koltuklar hınca hınç dolduğu için yerimize geçmemiz epey zaman alıyor hatta yanımızda olan çift sitem ediyor geç kaldık diye... 

80.455 seyirci ile maç başlıyor soluksuz izliyoruz... Nuri Şahin'in enfes frikik golünü izliyoruz. Herkesle sarılıp seviniyoruz ve bize unutamayacağımız sözlerden birini söylüyorlar "You deserved it!" (Siz hak ettiniz!). 

2-2'lik skorla maçı bitiriyoruz.

Nuri'nin golunu hatırlamak için, https://www.youtube.com/watch?v=GK2Nx2boyqw